Aynanın İcadı Ayna Nasıl icat Edildi ?

Eki 16
2008

Hergün Baktığımız ve kadınların elinden düşmeyen aynaların nasıl icat edildiğini biliyor muyuz.

Günümüzden 4 bin yıl önce, Ortadoğu ve İtalya’nın kuzey kesimlerinde, yanardağ lavlarının
parlak artıklarının cilalanmasıyla, görüntüyü aksettiren ilk aynalar yapıldı. Gümüşleme
yöntemiyle ayna elde etme tekniği ise, 14. yüzyılda Venedik’te geliştirildi. Venedikliler,
bir cam tabakasının arka yüzeyine cıva sürerek, ayna yapmayı başardılar ve o
tarihten sonra bu cam parçası, özellikle kadınların ellerinden düşmez oldu. .
Asıldıkları odanın içinde bulunan her şeyi yansıtan dışbükey aynalar, ilk kez 14. yüzyılda
Almanya’nın Nürnberg kentinde yapıldı.Cam ustaları, üfleme yöntemiyle cam küreler
oluşturduktan sonra, bunları ortadan ikiye bölüyorlar, sonra da iç kısımlarını ince bir cıva
tabakasıyla kaplayarak dışbükey aynayı elde ediyorlardı.Günümüzde ayna yapmak için kullanılan
yöntemin temelleri ise, 1835 yılında, Alman
kimyageri Justus von Liebig tarafından atıldı.Gümüşnitrat, özel bir yöntemle cama tatbikedildiğinde, içindeki gümüş cama yapışıyor
ve böylece son derece net görüntü veren bir ayna elde ediliyordu. Gümüşnitratı cama
sıvanırken ayrıştırmak için, genellikle şeker yada Rochelle tuzu kullanılıyordu.

Dini Teknolojik Gelişme

Eki 09
2008

Teknoloji her alanda adeta koşarak ilerliyor.Bir teknolojik bomba da iran dan geldi.İranlı bir firma yaşlı ve unutkanlık hastaları için Secdematik üretti.Yaşlı ve unutkanlık hastalığı olan insanlar namaz kılarken çoğu zaman kaçıncı rekatta olduklarını kaç rekat kıldıklarını unutuyor.Bu cihazla beraber artık unutkanlık ortadan kalkıyor.Cihazı seccadenın secde kısmının altına yerleştiriyorsunuz.Cihaz her seceye yattıgınızı otomatik olarak sayıyor.Cihazın görüntüsü ise şı şekilde

Ancak pazarlıklı ve matematik hesaplı bir namazın kabul olup olmayacağı şüpheli.Özellikle bu tür mekanik veya dijital göstergeli aletlerin Çin veya Japonya gibi Budist ülkelerde üretilip Müslüman halklara satılması gerçekten de çok düşündürücü

20. Yüzyıl’da İcat Edilen En önemli icatlar

Eki 06
2008

Herkes yapamayacaklarına inanıyordu ama onlar diğerlerine göre imkansızı başardılar.

Sözde imkansız bir icat taslağı yapan Leonardo da Vinci’yi , 15. asır bilginleri Vinci´yi susturarak; “Bunu unut Leon. şayet makinalar uçabiliyorsa, biz bundan haberdar oluruz.” dediler. 20. yy , inanılmaz icatlarla doludur ve bu icatların çoğu bütün insanlığı derinden etkileyecek ve en önemlisi evrimi değiştrebilecek kadar etkili ve önemlidirler fakat çıkara ve maddiyata dayalı iş dünyası , birçok inanılması zor buluşa engel olmuş yada bulan bilim adamllarını yok etmişlerdir. 20. Yüzyıl’ın inanılmaz 10 buluşu gerçekleşti ama kullanılamadı veya kullandırılmadı.

20. Yuzyıl’ın En iyi 10 icadı :

A- Uzay Enerjisi Çeviricisi

Bu türdeki buluşlar, günümüzde yaşanan petrol krizini yok edebilirler ve çevreye verilen zararı dahada azaltabilirler. Çoğunlukla serbest güç veya yakıtsız elektrik jeneratörleri bi şekilde adlandırılır. Dönüştürücü, daha önceden bilenen kaynakların epey ötesindedir. Priz, pil, petrol tankı vs yok. kuvvet görünmeden bağlanıyordu. Aslında bu çeşit geleneklere aykırı saf güç üreten aletler bugün bulunmaktadır ve epey daha öncelerde19. Yüzyıl´da tasarımları yapılmıştır. ebedi hareket ya da duraksız devinim kavramı veya Rube Goldberg´in mekanik devinim tertibatını unutulmakta sebebi durması gerekiyor ve bu 1 fizik yasası. Katı halli güç çevirgeçlerinin (hareket eden bölümleri olmayan) etraf evrendeki 1 güç alanından etkilendiği söyleniyor. Bu çok enerjinin kaynağı sıfır noktalı düzensiz değişim miktarı bi şekilde fizikçiler tarafından bilinir. Sıfır noktalı moleküller içerisinde sıcak hareketlenmede bellii 1 hararet derecesi, soğuğu durdurur. Sıfır aşama Kelvin, kozmik güç veya ara boyutlu düzensiz değişimlerde halen sallanan 1 hareketlenme gösterir. Manyetik ve girdaplı veya dönme hareketleri evrenin bu rasgele düzensiz değişimlerle çalıştığını gösterir. 1930´larda Amerikalı 1 bilimadamı olan T. Henry Moray, denizden gelen enerjiden kuvvet alarak ışın yayan 1 güç aygıtını icat etti. Bizi çevreleyen deniz, bütün yönlerden dünyayı ve belki de sayısız galaksileri devamlı etkileyen kozmik ışınlarla devamlı yüklenir. Bu kozmik arka plan radyasyonun kullanımı, elektriğin entresan 1 soğuk oluşuma çevrilmesiyle Moray´ın aygıtı elektrik ampülünü yaktı, yassı 1 demiri ısıttı ve 1 motoru çalıştırdı.

İsviçre´de bulunan ruhani 1 komün hususi 1 masa üstü serbest güç aletine sahiptir. ama grup üyeleri, grubun dışında olan kişilerin bu teknolojiyi kötü amaçlara dönüştüreceklerinden korktular. Komün, yabancılara kapılarını kapamadan önce, Avrupalı mühendisler aracın binlerce volt çıkarttığına şahit oldular. Sonrası belirsiz, grup kimseyle görüşmüyor ve cihaz ortadan kayboldu. Siz bütün vakit normaldışı ustaların olabileceğini aklınızdan çıkarmayın ve bu çeşit şeyler olabilir olamayacağını unutun. Buna karşın geleneklere aykırı diğer güç teknolojilerinin bazıları halen güvenilmez, ham misaller devresindedir (İlki Wright´ların uçaklarıydı fakat yalnızca yaklaşık yüz feet uçmuştu). AC (dalgalı akım) elektriği üreten ve iletme sistemlerini bulan, bile Nikola Tesla´nın (1857-1943) 1930´larda serbest güç aygıtıyla 1 Pierce-Arrow arabası çalıştırdığı anlatılıyordu. fakat Tesla, bu icadın imkansız olduğunu söylüyordu. Belki bu hadise, Tesla´dan önce olmuş mümkün. John Worrel Keely´in (1827-1898) serbest icatları arasında suyun kavitasyonunda (akan 1 sıvıda alçak basınçlı buğu boşluklarının meydana gelip çökmesi) kullanılan Hidro Pnömo-Pulsating-Boşluk motoru bulmuştu. fakat Keely´in buluşu kalıcı olamadı oysa olağanüstüydü fakat ilerleme sürüyor. Georgia´da 1 grup % 110´dan, %300 oranında değişen su kavitasyonu aletlerini satıyor.

Kanada, Vancouver´de bulunan Tesla araştırmacısı John Hutchison, Tesla´nın görünmeyen enerjisinin doğal 1 akışa sahip olduğunu söyler. 1995 baharında Hutchison en son icadını 1 makina mühendisine ve 1 yazara göstermişti. Hutchison Dönüştürücüsü, elektriksel yankılanma ilkesini ve kristalize materyalleri içerir. cihaz serbest enerjiyi dönüştürmekte ve ufak motorları çalıştırmaktadır. Kentucky Bilim ve Teknoloji Komisyonunu oluşturan bilim ekibi, 1980´lerde 1 sıra lambayı yakabilen ve düzensiz değişimli uzay enerjisini elektriğe çeviren 1 cihaz icat etti. Ekip üyelerinden Profesör Lambertson serbest güç alanına giden yolu yakalamıştı, seramik ve metal bilgisini 1 güç dönüştürücüsü yapmak sebebiyle kullandı. İlginçtir üstelik inanılmazdır fakat Lambertson, ruhsal tebliğlere inanıyor ve bur medyumdan aldığı efsanevi kıta Atlantis´in güç kaynağı olan kristal enerjisi bilgilerinden yola cıkıyordu. Prof. Lambertson henüz kristal enerjisini bütün bi şekilde kullanmayı başarabilmiş değildir fakat ufak dönüştürücülerin gelecekteki dev güç kaynaklarının yolunu açacağını belirtmektedir.

B- Soğuk Erime

Soğuk Erime Japonyada , yepyeni Hidrojen Enerjisi bi şekilde adlandırılır ve petrolcü milletler bu deneylere pek sıcak bakmıyorlar. Öncülük eden 2 deneyci Amerika´dan atılmıştı ve bilimsel araştırmacı David Lewis bu olayı “Yükselen Atlantis” adlı kitabında skandal bi şekilde ifade etmektedir sebebi sonuçta petrol ekonomisi tehlike altındadır. Soğuk Erime hakkında geçen Nisan ayında Monte Carlo´daki Uluslararası 5. Bilim Konferans´ında 1 rapor sunuldu. Florida´nın Temiz güç Teknolojileri Şirketi normal voltajın on katı güç verimini sağlayan soğuk erime hücresini gösterdi. eşdeğer diğer şirketler hararet enerjisinin bu yepyeni kaynağı üzerinde çalışıyorlar. Soğuk güç yani “Fusion Enerjisi”, atomik ya da nükleer 1 güç kaynağıdır, aslında elde edilmiş yepyeni 1 güç türüdür fakat temiz olup olmadığı belirsiz olduğu gibi kökeninde nükleer güç merkezleri bulunmaktadır.

C- Yankı kullanılarak yakıt sebebiyle hususi su şiddeti projesi

Su-yakıt konusunda kimyadan epey titreşimler sistemi üzerinde durulmuştur. 1 sistem basınç ve hararet etkisindeki sudan hidrojen, gaz ve oksijen meydana gelmesiyle oluşan enerjinin % yüz ötesindedir. 1 misal 1983 yılında Dr. Andrija Puharich´in yayınladığı Amerikan patentli “Bölünen Su Molekülleri sebebiyle yöntem ve Aygıtı”dır. Puharich´in metodu karışık elektrik dalga oluşumlarıydı, su moleküllerinin sesini yansıtıyor, hidrojen ve oksijeni çözen molekülleri parçalıyordu. Tesla´nın elektrik yansıma anlayışını kullanarak Puharich bütün fizik öğrencilerinin bildiği elektroliz etkisiyle su molekülünü böldü (Yankılanma, 1 opera sanatçısının sesinin kristalin molekül yapısını titreten frekansa ulaştığı vakit kristal 1 kadehi parçalamasıdır). Puharich güya Kuzey Amerika´da yaptığı100.000 km.´lik seyahatini karavanla yapmış ve yakıt bi şekilde yalnızca su kullandığını sav etmişti. Yüksek Meksika Dağlar´ını geçişinde yakıt bi şekilde kar kullanmıştı. 1 araçta gerek duyulan bölünen su molekülleri, büyük fabrikaların ve hidrojen kuvvetli sistemlerden daha epey devrimcidir. Yanınızda kuvvetli 1 bomba olabilen 1 tank dolusu hidrojen yakıtını taşımanıza ihtiyacınız yoktur. Başarılı 1 diğer mucit New Jersey´li Francisco Pacheco´ydu. Pacheco İki Kutuplu Otoelektrik Hidrojen Jeneratörü´nü icat ederek, hidrojeni deniz suyundan ayırdı. Isı veya alışılmış elektrik enerjisi olmadan suyu hidrojen ve oksijen bi şekilde ayıran öncü bi şekilde bilenen John Worrel Keely, 20. Yüzyıl´ın başında kritik adımlar atan 1 diğer ismiydi. Makinaları harekete geçirmek sebebiyle ses ve diğer titreşimler enerjileriyle çalıştı. Su moleküllerindeki enerjiyi serbest bırakmak sebebiyle Keely, doğru frekansta sallanan diyapazonların bulunduğu 1 silindirin içerisine su akıttı. Bu işlem, Keely´nin su moleküllerini ayırdığını ve enerjiyi serbest bıraktığı veya enerjinin temel oluşumdan daha fazlasını çözdüğü anlamına mı geliyordu? Bu çeşit soruları cevaplayan kayıtlar yoktur, bununla beraber 1 asır sonraları Keely halen konuşuluyor. Geçenlerde 1 bilimadamı Keely´in su molekülünü ayıran doğru frekans kuramının doğru olduğunu keşfetti. Keely, atomların titreşim özelliğinin 1 güç kaynağı olabileceğini anlamıştı.

D- Enerjiyi telsizle iletme sistemi

Anne dünyaya bak … güç hatları yok! Tesla, bu çeşit 1 övünmeyi hak etmiş mümkün. ama bu olamadı. Dünya, elektrik gücünü taşıyan nakil hatlarıyla doludur. Elektrik gücünü telsizle göndermek sebebiyle Tesla´nın icadı ya da düşüncesiydi fakat Wall Street´te pek tutulmadı. Tesla Colorado Springs´deki kulenin üstünde 1 laboratuar inşa etti. Dağı, gök gürlemesi gibi sesler çıkaran ve suni yıldırımlarla doldurdu ve sonraları bütün kuvvet telsizlerini ve irtibat sistemlerini yerleştirdiği Long Island´da bulunan ahşap kulübeye döndü. Edison´un elektrik enerjisine yatırım yapan banker J. Pierpont Morgan, herhangi 1 yere herkesin 1 anten koyabileceğini ve elektrik gücü elde edeceğini anladığı anda, Tesla´nın kredisini kesti ve yapmaya çalıştığı diğer finansal bağlantılarını da engelledi. Colorado Springs´deki kule epey ufak 1 paraya satıldı. Geçen seneler içinde bilimadamları Tesla´nın Colorado´da telsizle güç sistemini başarıyla uyguladığını öğrendiler. mesela, Tesla hususi frekansların dünyanın güç katmanları birlikte birleştiğini biliyordu ve elektrik titreşimlerini telsizle gönderebilmişti.

E- Karşıt-Yerçekim cihazı

1923 yılında Townsend T. Brown´un uçan diskleri elektrik birlikte yerçekimi arasındaki bağlantıyı göstermişti. 28 sene boyunca bu mevzu üzerinde çalışan Brown sabit elektrik içerikli itici güç patenti aldı. Brown başarmıştı ve diskler öyle süratli uçtu ki neticeler 1956 yılında Uluslararası Havacılık dergisinde açıklandı. Brown 1985 yılında öldüğünde elektrik verilince aracı yerden kaldıran araçlara sahipti. şayet elektriksel yerçekimi geliştirilirse, bilinen elektromanyetik ilkelerine uymayan 1 elektrik teknolojisine sahip oluruz. mesela 1 gemi, motoru çalışmadan herhangi 1 yöne itilir. Lastik, şaftlar, pervaneler veya dişli çarklar yoktur. Elektronikçi Hathaway 1980´lerin ortalarında havadaki ağır metal parçalarının hareketini ve elektromanyetik 1 alan içerisine konulduklarında yukarıya doğru devinim etmesi olayının üzerinde çalışan John Hutchison´la işbirliği yaptı. Bu vasıta aracılığı birlikte, yerçekimi yok edilecekti. John Searle´nin hafif disk jeneratörü ise daha ilginçtir fakat netice bi şekilde Karşıt-Yerçekimi aygıtı henüz gerçekleşmemiştir.

F- Elementlerin değiştirilmesi nedeniyle 1 yöntem

Atom elementlerini değiştirmek ve elementleri gizemli 1 hale sokmak; bu olabilir mü? Simya işi gibi görünüyor ama deneyciler deniyorlar. birtakım bilimadamları bu düşünceyi 1 metafizikçi olan Walter Russel´den (1871-1963) öğrendiler. Ruhsal deneyler sırasında Russel, görülmeyen, arka plandaki geometrik 1 ortamın atomlarından, uzaya kadar evrende herşeyi 1 her bi şekilde yorumluyor ve uyumu anlatıyordu. Üstelik Russel´ın yaklaşımları bilimsel birer kehanetti; 1926´da trityum, deuteryum, neptünyum, plutonyum gibi elementleri önceden haber verdi. Mühendis Ron Kovac birlikte Colorado´lu Toby Grotz, Dr. Tim Binder´in yardımı birlikte Westinghouse Laboratuarları´nda Russel´ın çalışmalarını tekrarladılar. Russell, mühürlü 1 kuvartz tüpü içindeki su buharındaki hidrojen oranını oksijene çevirmek veya buharı bütünüyle değişik elementlere dönüştürmek sebebiyle yepyeni 1 yol bulmuştu. Deneylerin sonuçları, Russell´inki birlikte aynıydı, uzaydaki hareketin geometrisi, atomik değişim sebebiyle epey önemliydi. Russell´in başarılarının temeli, yassılaşmış oksijen çekirdeğinin nitrojene, hidrojene veya tersine dönüşmesidir. Çekirdeği değiştirmek sebebiyle manyetik alanın şeklini değiştirilir. Çok pahalı olmasına rağmen, sistem esas bi şekilde 1 masaüstü bilim çalışmasıdır. Binlerce yıllık Simya bundan sonra yaşama tekrardan dönmüştür; elementlerin dönüştürülmesi insanlığın varabileceği en üst noktalardan birisidir.

G- Orgon Akümülatörü

Wilhelm Reich (1897-1957) Avrupa´dan Amerika´ya uzanan yaşamıyla psikiyatri, politika, seksoloji, biyoloji, mikroskobik tetkikler ve kanser araştırmalarına kadar incelediği bütün alanda ardında faal 1 iz bıraktı. Çalışmaları icatlarla doluydu. hayat enerjisine “orgon” adını vermişti. Reich, bu enerjinin dünyanın atmosferinden geçtiğini ve yaşayan organizmaları etkilediğini ileri sürüyordu. Amerikan ilaç endüstrisi birlikte olan anlaşmazlığı yüzünden Reich´in yaşamı hapishanede son buldu, kitapları ve çalışmaları federal memurlar tarafından yakıldı. Çünkü Reich yerleşik düzene karşıydı. Orgon Akümülatörü, organik ve inorganik materyallerden meydana gelmiş 1 kutudur. İlgili deneylerin sonuçları olağanüstüdür. Akümülatör içerisindeki ısının epey yükselmesi, termodinamiğin iki. kanununun sınırlarını gösterir. Yoğunlaşmış veya yoğunlaşmamış orgon, afiyet problemlerine yardımcı mümkün fakat Akümülatör standart bilime karşıdır. Orgon enerjisi aslında yitirilmiş ya da yerini bulamamış 1 güç türüdür ya da geleceğin en kritik güç türevi olacaktır.

H- Bulut Dağıtan

1952 yılında Wilhelm Reich kimyasal nesneler aracılığı birlikte bulutsuz yağmur yaratma metodunu icat etti. Eterik hava mühendisliği bi şekilde bilinen bulut dağıtma, aklın kabullenmekte zorlandığı birtakım ilkeleri içerir. Teknoloji kolay ve ucuzdur. ufak 1 cihaz, birtakım borular ve akar su; tamamı bu. ama meteoroloji ve orgonomi bilinmediği sürece kimse evinde denememeli. Reich orgon enerjisinin, havayı denetim etmedeki rolünü ve radyoaktivite aracılığı birlikte etkilendiğini anladığı vakit epey heyecanlandı. Evet, bu sistemle istenildiği kadar yağmur elde etmek mümkündü üstelik Sahra 1 göl haline getirilebilirdi fakat tek bur mahzur vardı; o da yağan suyun radyoaktif olması. Bu mahzur giderildiğinde, gezegenin su sorunu çözülmüş olacaktır.

I- Rife Mikroskopu Ve Frekans Jeneratörü

1920´lerin sonlarında San Diego´lu Royal Raymond Rife yüksek büyütmeli ve yüksek çözümlemeli 1 ışın mikroskopu icat etti. Bu, elektron mikroskobuyla görülebilen cansız örneklerden değişik renksiz yaşayan hücrelerin görebildiği anlamındadır. Rife, esas bi şekilde mikro organizmaların doğal frekansını düzenleyen elektromanyetik 1 frekans jeneratörü geliştirmişti ve elektromanyetik frekanslar hususi bakteri oluşumlarını öldürüyordu. Rife, virüslerin nasıl yaşadıklarını ve öldüklerini açıklıyor ve geleneksel canlı organizmaların ancak canlı tohumlar vasıtasıyla meydana gelebileceği teorisini destekliyordu. Frekans yani ses jeneratörü Rife Mikroskobu altında bakterileri öldürüyordu ve bu hadise belgelerle kanıtlandı. fakat hastalıkların ilaçsız ve acısız tedavisi, elbette ki bu işten para kazananlar tarafından iyi karşılanmadı.

J- Elektronik Telepati Aygıtı

1960´ların başlarında Life dergisi, Patrick Flahagan´ı, dünyanın en iyi bilimadamlarından biri bi şekilde duyuru etmişti. İcatları arasında deri temasıyla 1 insana fikir programlayabilen elektronik 1 alet olan Nörophone´du. İlk Nörophone´yi 14 yaşındayken yaptı. İki elektrot yaptı, plastik kliplerle izole etti, arkasından elektrotları sesi doğal şekilde veren fakat hoparlörleri olmayan 1 amplikatörle bağladığı hususi 1 transformatöre telle tutturdu. Ve sonraları amplifikatörden gelen müzigi kafasının içinden duyabildi. Patent memurları, kemikleri titretmeden veya duyma sinirinden geçmeden sesin net bi şekilde duyulmasının olabilir olmadığını söylediler. Bu nedenle aletin patentini vermemek sebebiyle 12 sene direndiler. ama patent bürosunda çalışan sağır 1 memur 1 Nörophone birlikte duymaya başladığı vakit dosya tekrar açıldı. Flahagan Amerikan donanmasıyla beraber insan/balık dilini araştırdı. Uzayda herhangi 1 yerde 3 boyutlu sinir iletilerinin beynin bütünü tarafından algılandığı araştırmasının içindeydi. Daha sonraları hafıza bankalarının içine girmeyi amaçlayan 1 Nörophone´u Patent Bürosu´na önerince, Gizlilik Kuralı gereğince cezaya çarptırdı ve 5 sene boyunca bu cihaz hakkında biriyle konuşması veya bunun üzerinde çalışması yasaklandı. Bu 1 düş kırıklığıydı sebebi patenti almak 20 sene sürdü. Sağır insanlara duymaları sebebiyle yardım ettikten sonraları Flahagan´ın 1 sonraki mucizesi körlerin görebilmesi sebebiyle yaptığı çalışmalardır. Flahagan, Nörophone´un bütün dünya tarafından kullanıldığı günde yaşamasa bile, evrimin sonuçlanacağı görüşünde.

İşte size 10 inanılmaz buluş fakat hiçbirisi yaşama mazi değil. Kimisi çıkarcı ve geri zekalı iş adamları tarafından engellenip, ortadan kaldırılmış, kimisi ise henüz 1 sonuca ulaşamamış. fakat kesin olan birşey var; bu buluşlar 21. Yüzyıl´da sonuçlanacak ve kullanılmaya başlanacaklar. Şimdi yukardakileri 1 daha okuyun ve gözünüzün önüne gelecek olan dünyada yaşamayı 1 düşünün…

Filozof El Razı Hayatı ve Eserleri

Eki 06
2008

Birçok kaynakda El-Razi şeklinde bilinen Filozof   Ebu Bekir Muhammed 1000 Zekeriya, 864 yılında İranda oy kentinde dünyaya gelmiştir. Gençliğinde  kimya, felsefe , musiki, matematik, astronomive tıp bilimleri birlikte ilgilenmiştir. Tabibliğe  karşı duyduğu alaka sonucu tıp eğitimine yönelmiştir.

Hekimliği sırasında halk arasında ünü ve çalışkanlığı birlikte ön plana geçen El-Razi, oy kenti hastanesi başhekimliği görevini üstlenmiştir. Bu sezon içerisinde gerek hekimlik pratiği, gerekse tıp eğitimi üzerine çalışmaları sonucu dönemin en ünlü hastanelerinden olan Bağdat Hastanesine başhekim bi şekilde atandı ve yaşamının büyük 1 bölümünü bu kentte geçirdi. Hayatının sonuna doğru oy kendine geri dönen Razi, 930 yılında bu şehirde hayata gözlerini yumdu.

Çalışmalarının büyük 1 kısmı tıp üzerine olan El-Razinin en ünlü eseri El Hevi (Liber Continens)dir. Bu yapıt, hastalıkların teşhis ve tedavisi üzerine yazılmış döneminin en geniş medikal ansiklopedisidir. Antik Yunan ve İslam tıbbının kritik medikal bilgileri ve El-Razinin kendi çalışmaları bu eserde derlenmiştir.

El Razinin en kritik çalışması ise çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine yazdığı incelemesidir. Liber de Pestilentia adlı eserinde bütün 2 hastalığı da ayrıntılı biçimde tanımlamış ve bu 2 hastalığın ayırıcı tanısını yapmıştır. El Razinin eserleri birçok acayip dile çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadarbirçok tıp fakültesinde okutulmuştur. 1970 yılında Dünya afiyet Örgütü (WHO) tarafından çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine olan özgün çalışmaları için şükranla anılmıştır.

* Herhangi 1 konuda Galen ve Aristo görüş birliği içindeyse hekimler sebebiyle karar vermek kolaydır; ama değişik düşünüyorlarsa uzlaşmaya varmak zorlaşır. Hekimlikte doğru, ulaşılamayacak 1 hedeftir. İyi 1 hekimin deneyimi, kitaplarda yazan bütün şeyden epey daha önemlidir.

Şii kelamcıları ve İsmaililer, başta Farabi gibi filozoflar olmak üzere birçok Müslüman yazar Raziye itiraz etmiş ve reddiyeler yazmışlardır. Farabi’nin bu konuda “Kitabu’r-Red ala’r-Razi” si meşhurdur; fakat ne yazık ki, bu eser bugüne kadar ele geçmemiştir. Ebü Hatim Razi (öl. 933), Razi’yi oldukça eleştirmiştir. Daha sonra da itirazlar devam etmiştir. Muhammed Surh-i Nişaburi, Hamid Kirmani ve Xl. yüzyılın büyük İsmaili daisi Nasır Hüsrev (öl. 1061) Razi’ye itiraz ve hücum eden kimselerdendir.

Ampulun İcadının Hikayesi

Eki 02
2008
Ampul Neden icat edildi ?
Neden Edison İcat Etti ?
1879’da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kağıt flamanda karar kıldı. 1880’de evde güvenle kullanılabilecek ampuller üreterek tanesini 2,5 dolara satmaya başladı. Ancak 1878 yılında bir İngiliz bilim adamı olan Joseph Wilson Swan da bir elektrik ampulü icat etmiştir. Ampul camdı ve içinde kömürleştirilmiş bir flaman bulunuyordu. Swan, ampulün içindeki havayı boşlattı çünkü havasız ortamda flaman yanıp tükenmiyordu. Bu iki bilim adamı güçlerini birleştirmeye karar vererek Edison ve Swan Elektrikli Aydınlatma Şirketi’ni kurdular.

1883′de hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir filamanın moleküler boşlukta elektron yayınlamasını buldu. 1883′te bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra Akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı, bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı.

flaman: Ampul içindeki sıcağa dayanıklı ince uzun ve direnci fazla olan bir tele denir.

İlginç Bisiklet Tasarımı ( Katlanabilir)

Eyl 28
2008

İşte bu bisikletimiz ile istediğiniz yere gidip daha sonra da katlayarak istediğiniz yere bir çanta olarak sırtınızda götürebilirsiniz. Avustralyalı tasarımcı Frag Woodall tarafından tasarlanan bisiklet Uluslar arası bisiklet tasarım yarışmasında ortaya çıktı .

John Dalton Atom Teorisi

Eyl 27
2008

İnsanoğlu maddenin temel parçacık fikrine çok eskiden ulaşmıştı. Antik Yunan düşünürleri için toprak, hava, su ve ateş tüm diğer maddeleri oluşturan asal nesnelerdi. Aristoteles bunlara “yetkin göksel nesne” dediği bir beşincisini eklemişti. Atom kavramım ilk kez ortaya atan Democritus ise bir parçacığın belli bir küçüklükle sınırlı kaldığı, daha fazla bölünmeye elvermediği savındaydı. Ona göre, tüm maddeleri oluşturan atomlar tek türden nesnelerdi. Maddelerin görünürdeki farklılığı atomların sadece değişik düzenlenmelerinden ileri gelmekteydi.

Ondokuzuncu yüzyıla gelinceye dek bu düşüncede belli bir ilerleme gözlenmez. İlk kez John Dalton modern atom teorisine yol açan bir atılım içine girer. Atom, molekül, element ve bileşiklere ilişkin kimya alanında günümüze değin süren başlıca gelişmelerin bu atılımdan kaynaklandığı söylenebilir.

Atom kavramına bilimsel kimlik kazandıran Dalton kimdi?

John Dalton, İngiltere’de geçimini el dokumacılığıyla sağlayan yoksul bir köylünün çocuğu olarak dünyaya gelir. Küçük yaşında dinin yanı sıra matematik, fen ve gramer derslerine de programında yer veren bir tarikat okulunda öğrenimine başlar. Özellikle matematikte sergilediği üstün yetenek ona yerel çevrede ün kazandırır.

Oniki yaşına geldiğinde, kendi okulunu açmak için yetkililerden izin alır. Aralıksız onbeş yıl sürdürdüğü öğretmenliği döneminde genç adam yüzlerce köy çocuğunu eğitmekle kalmaz, matematik ve bilime olan merak ve tutkusu doğrultusunda kendini de yetiştirir. Onun ömür boyu süren bir yan tutkusu da hava değişimleri üzerindeki gözlemleriydi. Çeşitli yörelerden topladığı hava örneklerini konu alan çözümlemeleri, havanın hep aynı kompozisyonda olduğunu gösteriyordu.

Dalton’un anlamadığı bir nokta vardı: Gazlar neden tekdüze bir karışım sergiliyordu? Karışımda, örneğin, karbondioksit gibi ağır bir gazın dibe çökmesi niçin gerçekleşmiyordu? Sonra, gazların karışımı yalnızca esinti veya termal akımlara mı bağlıydı, yoksa başka etkenler de var mıydı?

Dalton iyi bir deneyci değildi ama, sorusuna yanıt arayışında laboratuvara girmekten kaçınamazdı. Deneyi basitti: Ağır gazla dolu bir şişeyi masa üzerine yerleştirir, üstüne ağızları birleşecek şekilde hafif gazla dolu bir şişeyi baş aşağı kor. Beklenenin tersine, ağır gaz alt şişede, hafif gaz üst şişede kalmaz; iki gaz çok geçmeden tam bir karışım içine girer.

Dalton bu olguyu, sonradan “basınçların tikel teorisi” diye bilinen bir önermeyle açıklar. Buna göre, bir gazın parçacıkları başka bir gazın parçacıklarına değil, kendi türünden parçacıklara geri itici davranır. Bu açıklama, Dalton’u geçerliği bugün de kabul edilen bir varsayıma götürür: Her gaz kütlesi, biribirine uzak aralıklarda devinen parçacıklardan oluşmuştur.

Bu çalışmalarıyla bilim çevrelerinde adı duyulmaya başlayan Dalton, 1793′te Manchester Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak çağrılır. Üniversitede matematik ve fen dersleri veren genç bilim adamı, meteorolojik gözlemlerini yayınlaması üzerine, Manchester Yazım ve Bilim Akademisi’ne üye seçilir.

Elli yıl süren üyelik döneminde Dalton, Akademiye yüzden fazla bildiri sunar, bilimsel konferanslarda aktif rol alır. Katıldığı son toplantılardan birinde övgü yağmuruna tutulduğunda, “Beni yaptıklarımda başarılı buluyorsanız, beğeninizi büyük ölçüde her zaman dikkat ve özenle sürdürdüğüm çabaya borçluyum,” diyerek gençlere bir mesaj ulaştırmak ister (yaklaşık yüzyıl sonra Thomas Edison da kendi başarısını benzer sözcüklerle dile getirmişti: “Deha’ dediğimiz şeyin yüzde birini esine, yüzde doksan dokuzunu alın terine borçluyuz”).

Dalton’u maddenin atom teorisine yönelten gereksinme atmosfer olaylarına ilişkin açıklama arayışından doğmuştu. Daha önce İrlandalı bilim adamı Robert Boyle de hava kompozisyonu ve hava basıncı üzerinde yoğun araştırmalarda bulunmuştu. Havanın bir kaç değişik gazdan oluştuğu buluşu Boyle’a aittir.

Aradan geçen zaman içinde Cavendish, Lavoisier, Priestley gibi seçkin bilim adamları da havanın kompozisyonunda oksijen, nitrojen, karbondioksit ve su buharının yer aldığını saptamışlardı. Ama bunlardan hiçbirinin atom teorisinin sağladığı açıklamaya yöneldiğini görmüyoruz.

Dalton bir bakıma kimyayı ve kimyasal çözümlemeyi tanımlayan ilk kişidir. Ona göre, kimyanın başlıca işlevi maddesel parçacıkları biribirinden ayırmak ya da biribiriyle birleştirmektir. Onun sözünü ettiği bu parçacıklar maddenin, o zaman bölünmez, parçalanmaz sayılan en ufak öğeleri, yani atomlardı.

Bilindiği üzere, kimya sanayiinde bir bileşiğin istenen miktarda üretimi için her bileşen maddeden ne kadar gerekli olduğunu belirlemek önemlidir. Dalton’a gelinceye dek bu belirleme “el yordamı” dediğimiz sınama-yanılma yöntemine dayanıyordu.

Dalton bu işlemin daha güvenilir bir yöntemle yapılmasını sağlamak için bir atomik ağırlıklar tablosu hazırlar. Deneylerinde, bileşen maddelerin ağırlıkları arasında küçük tam sayılarla belirlenebilen basit ilişkilerin olduğunu görmüştü. Gerçi belli bir bileşim için aynı bileşenlerin daima aynı oranda işleme girdiği, öteden beri biliniyordu.

Dalton bir adım daha ileri giderek, aynı iki madde birden fazla şekilde birleştirildiğinde, ortaya çıkan değişik sonuçların da biribirleriyle basit sayılarla ifade edilebilen ilişkiler içinde olduğunu gösterir. Örneğin, bataklık gazında bulunan hidrojen, etilen gazında bulunan hidrojenden iki kat daha fazladır. Başka bir örnek: Dört kurşun oksit’te bulunan oksijen miktarı l, 2, 3, 4 gibi basit orantılar içindedir.

Bu basit tam sayılar, Dalton’u maddesel nesnelerin “atom” denen sayılabilir ama bölünmez birimlerden oluştuğu düşüncesine götürmüştü. Her elementin değişik bir atomu olduğu, kimyasal bileşimlerin değişik atomların katılımıyla gerçekleştiği, bu katılımda atomların herhangi bir değişikliğe uğramadığı gibi noktaları içeren Dalton’un atom teorisi modern kimyanın temel taşı sayılsa yeridir.

Dalton bu kadarla kalmaz, kimi değişik atomların göreceli ağırlıklarım da belirler. En hafif madde olarak bilinen hidrojenin atomik ağırlığını “l” diye belirler. Ardından, suyun ayrıştırılmasıyla ortaya çıkan her parça hidrojene karşılık sekiz parça oksijen olacağını söyleyerek, oksijen atomlarının hidrojen atomlarından sekiz kat daha ağır olduğunu ileri sürer. Bu yanlıştı kuşkusuz.

Dalton suyun H2O değil, HO olduğunu sanıyordu (Biz şimdi oksijenin atomik ağırlığının hidrojeninkinin sekiz değil 16 katı olduğunu biliyoruz.) Ama bu yanlışlık onun düşünce düzeyindeki büyük atılımın önemini azaltmaz elbette. Unutulmamalıdır ki, atomların nasıl bir araya gelip şimdi “molekül” dediğimiz bileşik atomlar oluşturduğunu gösteren kimyasal simgeler dizgesinde de ilk adımı ona borçluyuz.

Dalton kimi kişilik özellikleriyle de sıra dışı bir kişiydi. Yaşam boyu bekar kalmasına karşın, karşı cinse ilgisiz değildi. 1809′da Londra’yı ziyaretinde kardeşine yazdığı mektuptan şu satırları okuyoruz: “Bond Street defilelerini kaçırmıyorum. Beni sergilenen giysilerden çok güzellerin yüzleri çekiyor. Bazıları öylesine dar giysilerle çıkıyorlar ki, vücut çizgileri tüm incelikleriyle ortaya dökülüyor. Bazıları da geniş şal veya pelerinleriyle adeta uçuşarak yürüyorlar. Nasıl oluyor bilmiyorum ama güzel kadın ne giyerse giysin fark etmiyor: Giyim kuşam başka, güzellik başka!”

Büyük kent yaşamının ilginçliği onun için gelip geçiciydi. Mektubunda büyüleyici bulduğu Londra’dan şöyle söz eder: “Gerçekten görkemli bir yer, ama ben bu görkemi bir kez seyretmekle yetineceğim. Kendini düşün yaşamına vermiş biri için yaşanılacak belki de en son yer burası. Görülmeye değer, ama işte o kadar!”

Renk körlüğü tıp dilinde “daltonizm” diye geçer. Dalton renk körüydü, zamanının bir bölümünü bu hastalığı incelemekle geçirmişti. Bir ödül töreninde kralın önüne çıkacaktı. Renkli diz bağı, tokalı ayakkabı, elinde kılıç protokol gereğiydi. Oysa bağlı olduğu Quaker tarikatı buna izin vermiyordu. Dalton, çözümü bir süre önce Oxford Üniversitesi’nce kendisine giydirilen onur cübbesine bürünmekte buldu. Cübbenin yakasının kırmızı olması başka bir sorun olabilirdi; ancak, Dalton için yaka kırmızı değil yeşildi.

Dalton’un çalışmalarıyla kimyanın matematiksel bir nitelik kazandığı, bir bakıma fizikle birleştiği söylenebilir. Maddenin elektriksel olduğu düşüncesini de ona borçluyuz. Çağımızda atom enerjisine ilişkin buluşların kökeninde Dalton’un payı büyüktür. Dalton, kendi gününde olduğu gibi günümüzde de süren etkisiyle bilim dünyasında saygın konumunu korumaktadır.

Stetoskop ve Kullanım Alanları

Eyl 27
2008

Stetoskop (stethoscope), vücut içinde oluşan sesleri dinlemek için kullanılan tıbbi bir cihazdır. Stetoskop genelde üç ana kısımdan meydana gelir;
Diyafram,
Tüp (elastik boru şeklinde)
Kulaklık
Bazı stetoskoplarda ayrıca çan denilen ve alçak perdeden sesleri yükseltmeye yarayan bir kısım da bulunur. Diyafram, stetoskobun tüp kısmının ucunda bulunan ve dinlenmek istenen bölgeye değdirilen yassı koni şeklinde bir parçadır. Bu parçanın içinde ortamdan yalıtılmış bir zar vardır. Yüzeydeki sesle titreyen zar konik parça içindeki havaya basınç uygular ve bu basınç tüp içinden kulaklığa kadar ulaşır ve uygun yapıdaki kulaklık parçaları, sesi kulak içine yayar. Basit bir mantıkla çalışan stetoskop, bir nevi mekanik yükselticidir.
Stetoskopla en çok dinlenen sesler şunlardır;
Kalbin çıkardığı sesler,
Akciğerlerin çıkardığı sesler,
Bağırsaklarda ve midede ortaya çıkan sesler.
Ayrıca kan basıncını ölçmek için de kullanılır.
Stetoskop ile vücuttaki sesleri dinleme işine oskültasyon (auscultation) denir. Oskültasyon, tecrübe gerektiren bir teşhis yöntemidir. Stetoskop ile kulağa ulaşan sesin normal olup olmadığını anlamak, eğitim ve deneyim gerektirir. Mesela kalpten yayılan birçok ses vardır ve bu seslerin bazısı insandan insana farklılık gösterebilir.

Stetoskobun tarihçesi
M.Ö. 400 yılında Hipokrat, kalpten gelen sesleri, göğüs kafesinin içinde kaynayan sirkeye benzetmişti. 2000 yıl sonra, 17. yüzyılda William Harvey, bu sesi akan suyun çıkardığı şırıltı olarak açıkladı.
1816 yılında Dr. Rene Theophile Hyancinthe Laennec, kağıdı rulo yaparak bir ucunu hastanın kalbine diğer ucunu kulağına dayayıp kalp sesini dinledi. Kısa süre sonra rulo kağıdın yerini bir tüp aldı ve bu da stetoskobun başlangıcı oldu. Yunanca bir kelime olan stetoskop; stetos (göğüs) ve skopein (bakmak) kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Günümüzdeki haline gelmesi için çeşitli malzemelerle deneyler yapıldı. En iyi ses iletimi, 30 cm.lik tahta silindirden elde edildi. Bu alet ile kalp sesleri daha net ayrıştırılmaya başlandı.
1829′da, Dr. Charles Williams, Laennec stetoskobunu iki parçaya bölerek geliştirdi ve değişik açılara bükülüp katlanabilen bir cihaz haline getirdi. 1830 ve 1840 yıllarında tek kulaktan dinlemeli ve dayanıklı kauçuktan, doktorların kalp ve akciğer dinlemelerine açısal hareketlerle kullanım kolaylığı sağlayan stetoskoplar geliştirildi. 1852′de ilk çift kulaklıklı stetoskoplar kullanıldı. Amerika’dan P. Camman ve İngiltere’den Alfred Leared, aynı zamanlarda bu aleti değişik formlarda ortaya çıkardı. Camman tarafından üretilen cihaz; 1 inç’lik ahşap çan bağlı tüplere doğru incelen spiral telli, yayla metal dinleme tüplerine bağlı, kullanımı kolay ve konforlu idi. Sonraki 40 yılda stetoskop tasarımı çok az değişime uğradı.
1894′te İtalyan Bianchi ile Amerikalı mühendis R.C.M. Bowles’ın çalışmaları, göğüs kafesi için kullanıldı. Bunları diyafram ve çanın yararları üzerine tartışmalar izledi. Çan ve diyaframa olan ihtiyaç artışı ile 1926′da Lad Howard Sprague ilk çan ve diyafram birleşimini bugünkü şekline getirdi.
1940′ta Dr.Sprague, Maurice Rappaport ile birlikte çalışarak stetoskobun bilimsel fizik prensiplerini belirledi.
1958’de İngiliz kardiyolog Dr. Aulrey Leatham’ın stetoskobu, sadece çan ve diyafram birleşimi olmayıp, ilkinin içinde ikinci en küçük çanı içeriyordu. Bir manivela sayesinde çocuklar için kullanıma imkân sağlıyordu.
1961′de Amplivex tarafından elektronik stetoskop geliştirildi. Bu cihaz vakumlu tüp teknolojisi ile avantaj sağlıyordu. Uygun ağırlığı ve uygun boyu ile kullanıma elverişli bir cihaz oldu.

Elektronik stetoskoplar

Mekanik stetoskoplar hafif ve taşınabilir oldukları için kullanımları kolaydır ancak sadece uzman kişiler tarafından yorumlanabilecek veri sunar. Elektronik stetoskoplar ise elde edilen veriyi kullanıcıya yorumlanmış bir şekilde sunabilmektedir.
Elektronik stetoskoplar fazla yaygınlaşmamıştır, gelişmekte olan bir teknolojidir ve pahalıdır. Doktorlar mekanik stetoskopları tercih etmektedir.
Elektronik stetoskopların çalışma prensipleri
Elektronik stetoskop, sesi öncelikle bir dönüştürücü yardımıyla elektriksel bir niceliğe dönüştürür. Havanın titreşimini elektrik işaretlere dönüştüren basınç algılayıcıları kullanılarak vücuttaki sesler elektronik ortama aktarılır. Bu iş için mikrofonlar kullanılır. Kullanılan mikrofonların yalıtılmış olmaları gerekir, çünkü ortamdaki sesler vücuttan gelen sese eklenerek çıktıyı bozar.
Mikrofonla gerilime dönüştürülen ses çok zayıf ve gürültülüdür. Çeşitli filtre ve yükselteç devreleriyle iyileştirilen işaret (sinyal) daha sonra çıktı (ses, görüntü, teşhis sonuçları vs.) olarak sunulmak için örneksel (analog) veya sayısal (dijital) bir sisteme aktarılır. Sayısal verinin işlenmesi daha kolay olduğu için elektronik stetoskoplar genelde sayısal olarak tasarlanır. İyileştirilmiş işaret önce örneksel-sayısal çeviriciyle sayısal değerlere dönüştürülür ve daha sonra da bir işlemci tarafından işlenerek çıktı halini alır. (bakınız Şekil-2)
İşaret çözümlemesinde sayısal işaret işleyicilerden (İng. Digital Signal Processor) yararlanılması çıktının kalitesini artırır. Sayısal işaret işleyici yardımı ile veriler üzerinde filtreleme-yorumlama vs. her türlü işlem kolayca yapılabilmektedir.

İlk Kol Saati ve Tarihi

Eyl 24
2008

İlk Kol saati bir pilot için tasarlanmış. Peki Neden bir pilot için tasarlanmış işte cevabı :

Fransa’da yaşayan Brezilyalı pilot Alberto Santos’un en büyük tutkusu uçmaktı. Ancak saatle ilgili önemli bir sorunu vardı. O zamanlarda herkes köstekli saat kullanıyordu ve bu yüzden hem iki eliyle uçağı kullanıp hem de cebinden çıkarması gereken saatine bakamıyordu. Havadayken de zamanı öğrenebilmek için arkadaşı Louis Cartier’den yardım istedi. Cartier 1904 yılında saat yapımcısı Edmond Jaeger’in yardımıyla ilk kol saatini hazırladı. 1906 yılında Santos yeni bir rekor kırdığından emin olmak için uçağından çıkarken saatine bakınca bunu gören kalabalık bu garip saati beğendi ve bir anda Cartier’ye yeni saat siparişleri yağdı.

Daktilonun İcadı ve Çeşitleri

Eyl 23
2008

Bildiğimiz gibi Daktilo bir klavye aracılığıyla içindeki çubukların mevcut kağıda harfleri basmasıdır. Yerini bilgisayarlara terkeden daktiloların geçmişine bir göz atalım.
İlk yapılışı 1829′da Teroitli William Austin Burt tarafından gerçekleştirildi. Tipograf adı verilen bu makine elden daha yavaş yazıyordu. Bundan sonraki denemeler pek başarılı olamadı. Aradan 40 yıl geçtikten sonra Sholes 1868′de ilk pratik daktiloyu yaptı. Remington’un 1878′de yaptığı daktilo ise bir dikiş makinesinın üzerine yerleştirilmişti. Şaryo dikiş makinesinin pedalına benzeyen bir pedalla döndürülüyordu. Makine ise silik ve büyük harf yazabiliyordu. Bu mahsurlarının yanında büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel oldu. Remington, Royal Smith gibi Amerikan firmaları yanında İtalyan Underwood-Olivetti, Alman Olympia, Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktiloların yapımında görülen çeşitli kusurları yavaş yavaş düzelterek bugün kullanılan daktiloya benzeyen makineler yaptılar.

Sholes’in yaptığı makineyı inceleyen Thomas Edison, elektrikle çalışabileceğini söyleyerek üzerinde çalışmaya başladı. Edison, çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği elektrikli daktilo makinesi yaparak 1872′de patentini aldı.
Çeşitli deneme ve üzerinde yapılan çalışmalardan sonra 1930 yılında seri halde elektrikli makinelerin satışına başlandı. Piyasada tutunması, seri iş yapması bunun üzerinde firmaların çalışmasını sağladı.
Mekanik daktilo
Elektriksiz olup, mekanik olarak çalışırlar. Parmakla kuvvetle tuşa vurulunca, kaldıraç tertibatıyla tuşun bağlı olduğu harf kalkar ve şeride vurur. Şerit de sarılı olan kağıt üzerinde o harfin izini bırakır. Harfler vuruldukça şaryo otomatik olarak ilerler. Yazının düzgün çıkması şeride, vuruşun kuvvetine, tuşlara iyi basılıp basılmamasına bağlıdır.
Elektrikli daktilo
İşleme prensibi mekanik ile aynıdır. Tuşa asıldığında harfin şeride, dolayısıyla kağıda vurma işlemi elektriki olarak gerçekleştirilir. Ancak IBM 1961′de Selectric ismini verdiği modelle harflerin çubukları yerine, harflerin bulunduğu yazı topunu getirdi. Seçilen harfe göre bu yazı topu dönebilerek, kağıt tarafına ilgili harfi getirebilmektedir. Yazı topunun değiştirilmesiyle değişik türde harfleri kullanmak mümkündür. Elektrikli daktiloların (yazıcıların); kaset şeritli ve silicili, çubuklu elektrikli daktilo, küreli elektrikli daktilo, papatya tipi elektrikli daktilo gibi çeşitleri de vardır.