Ünlü Bilim Adamlarının Resimleri

Şub 12
2009

Öğrenci Arkadaşlarımızdan Gelen Yoğun istek üzerine tarihte büyük yer tutan Ünlü Bilim Adamlarının fotograflarını yayınlamaya karar verdik.

Screen :

Dosya : İndirmek için Tıklayınız.

Aynanın İcadı Ayna Nasıl icat Edildi ?

Eki 16
2008

Hergün Baktığımız ve kadınların elinden düşmeyen aynaların nasıl icat edildiğini biliyor muyuz.

Günümüzden 4 bin yıl önce, Ortadoğu ve İtalya’nın kuzey kesimlerinde, yanardağ lavlarının
parlak artıklarının cilalanmasıyla, görüntüyü aksettiren ilk aynalar yapıldı. Gümüşleme
yöntemiyle ayna elde etme tekniği ise, 14. yüzyılda Venedik’te geliştirildi. Venedikliler,
bir cam tabakasının arka yüzeyine cıva sürerek, ayna yapmayı başardılar ve o
tarihten sonra bu cam parçası, özellikle kadınların ellerinden düşmez oldu. .
Asıldıkları odanın içinde bulunan her şeyi yansıtan dışbükey aynalar, ilk kez 14. yüzyılda
Almanya’nın Nürnberg kentinde yapıldı.Cam ustaları, üfleme yöntemiyle cam küreler
oluşturduktan sonra, bunları ortadan ikiye bölüyorlar, sonra da iç kısımlarını ince bir cıva
tabakasıyla kaplayarak dışbükey aynayı elde ediyorlardı.Günümüzde ayna yapmak için kullanılan
yöntemin temelleri ise, 1835 yılında, Alman
kimyageri Justus von Liebig tarafından atıldı.Gümüşnitrat, özel bir yöntemle cama tatbikedildiğinde, içindeki gümüş cama yapışıyor
ve böylece son derece net görüntü veren bir ayna elde ediliyordu. Gümüşnitratı cama
sıvanırken ayrıştırmak için, genellikle şeker yada Rochelle tuzu kullanılıyordu.

Ampulun İcadının Hikayesi

Eki 02
2008

Ampul Neden icat edildi ?
Neden Edison İcat Etti ?
1879’da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kağıt flamanda karar kıldı. 1880’de evde güvenle kullanılabilecek ampuller üreterek tanesini 2,5 dolara satmaya başladı. Ancak 1878 yılında bir İngiliz bilim adamı olan Joseph Wilson Swan da bir elektrik ampulü icat etmiştir. Ampul camdı ve içinde kömürleştirilmiş bir flaman bulunuyordu. Swan, ampulün içindeki havayı boşlattı çünkü havasız ortamda flaman yanıp tükenmiyordu. Bu iki bilim adamı güçlerini birleştirmeye karar vererek Edison ve Swan Elektrikli Aydınlatma Şirketi’ni kurdular.

1883′de hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir filamanın moleküler boşlukta elektron yayınlamasını buldu. 1883′te bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra Akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı, bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı.

flaman: Ampul içindeki sıcağa dayanıklı ince uzun ve direnci fazla olan bir tele denir.

Stetoskop ve Kullanım Alanları

Eyl 27
2008

Stetoskop (stethoscope), vücut içinde oluşan sesleri dinlemek için kullanılan tıbbi bir cihazdır. Stetoskop genelde üç ana kısımdan meydana gelir;
Diyafram,
Tüp (elastik boru şeklinde)
Kulaklık
Bazı stetoskoplarda ayrıca çan denilen ve alçak perdeden sesleri yükseltmeye yarayan bir kısım da bulunur. Diyafram, stetoskobun tüp kısmının ucunda bulunan ve dinlenmek istenen bölgeye değdirilen yassı koni şeklinde bir parçadır. Bu parçanın içinde ortamdan yalıtılmış bir zar vardır. Yüzeydeki sesle titreyen zar konik parça içindeki havaya basınç uygular ve bu basınç tüp içinden kulaklığa kadar ulaşır ve uygun yapıdaki kulaklık parçaları, sesi kulak içine yayar. Basit bir mantıkla çalışan stetoskop, bir nevi mekanik yükselticidir.
Stetoskopla en çok dinlenen sesler şunlardır;
Kalbin çıkardığı sesler,
Akciğerlerin çıkardığı sesler,
Bağırsaklarda ve midede ortaya çıkan sesler.
Ayrıca kan basıncını ölçmek için de kullanılır.
Stetoskop ile vücuttaki sesleri dinleme işine oskültasyon (auscultation) denir. Oskültasyon, tecrübe gerektiren bir teşhis yöntemidir. Stetoskop ile kulağa ulaşan sesin normal olup olmadığını anlamak, eğitim ve deneyim gerektirir. Mesela kalpten yayılan birçok ses vardır ve bu seslerin bazısı insandan insana farklılık gösterebilir.

Stetoskobun tarihçesi
M.Ö. 400 yılında Hipokrat, kalpten gelen sesleri, göğüs kafesinin içinde kaynayan sirkeye benzetmişti. 2000 yıl sonra, 17. yüzyılda William Harvey, bu sesi akan suyun çıkardığı şırıltı olarak açıkladı.
1816 yılında Dr. Rene Theophile Hyancinthe Laennec, kağıdı rulo yaparak bir ucunu hastanın kalbine diğer ucunu kulağına dayayıp kalp sesini dinledi. Kısa süre sonra rulo kağıdın yerini bir tüp aldı ve bu da stetoskobun başlangıcı oldu. Yunanca bir kelime olan stetoskop; stetos (göğüs) ve skopein (bakmak) kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Günümüzdeki haline gelmesi için çeşitli malzemelerle deneyler yapıldı. En iyi ses iletimi, 30 cm.lik tahta silindirden elde edildi. Bu alet ile kalp sesleri daha net ayrıştırılmaya başlandı.
1829′da, Dr. Charles Williams, Laennec stetoskobunu iki parçaya bölerek geliştirdi ve değişik açılara bükülüp katlanabilen bir cihaz haline getirdi. 1830 ve 1840 yıllarında tek kulaktan dinlemeli ve dayanıklı kauçuktan, doktorların kalp ve akciğer dinlemelerine açısal hareketlerle kullanım kolaylığı sağlayan stetoskoplar geliştirildi. 1852′de ilk çift kulaklıklı stetoskoplar kullanıldı. Amerika’dan P. Camman ve İngiltere’den Alfred Leared, aynı zamanlarda bu aleti değişik formlarda ortaya çıkardı. Camman tarafından üretilen cihaz; 1 inç’lik ahşap çan bağlı tüplere doğru incelen spiral telli, yayla metal dinleme tüplerine bağlı, kullanımı kolay ve konforlu idi. Sonraki 40 yılda stetoskop tasarımı çok az değişime uğradı.
1894′te İtalyan Bianchi ile Amerikalı mühendis R.C.M. Bowles’ın çalışmaları, göğüs kafesi için kullanıldı. Bunları diyafram ve çanın yararları üzerine tartışmalar izledi. Çan ve diyaframa olan ihtiyaç artışı ile 1926′da Lad Howard Sprague ilk çan ve diyafram birleşimini bugünkü şekline getirdi.
1940′ta Dr.Sprague, Maurice Rappaport ile birlikte çalışarak stetoskobun bilimsel fizik prensiplerini belirledi.
1958’de İngiliz kardiyolog Dr. Aulrey Leatham’ın stetoskobu, sadece çan ve diyafram birleşimi olmayıp, ilkinin içinde ikinci en küçük çanı içeriyordu. Bir manivela sayesinde çocuklar için kullanıma imkân sağlıyordu.
1961′de Amplivex tarafından elektronik stetoskop geliştirildi. Bu cihaz vakumlu tüp teknolojisi ile avantaj sağlıyordu. Uygun ağırlığı ve uygun boyu ile kullanıma elverişli bir cihaz oldu.

Elektronik stetoskoplar

Mekanik stetoskoplar hafif ve taşınabilir oldukları için kullanımları kolaydır ancak sadece uzman kişiler tarafından yorumlanabilecek veri sunar. Elektronik stetoskoplar ise elde edilen veriyi kullanıcıya yorumlanmış bir şekilde sunabilmektedir.
Elektronik stetoskoplar fazla yaygınlaşmamıştır, gelişmekte olan bir teknolojidir ve pahalıdır. Doktorlar mekanik stetoskopları tercih etmektedir.
Elektronik stetoskopların çalışma prensipleri
Elektronik stetoskop, sesi öncelikle bir dönüştürücü yardımıyla elektriksel bir niceliğe dönüştürür. Havanın titreşimini elektrik işaretlere dönüştüren basınç algılayıcıları kullanılarak vücuttaki sesler elektronik ortama aktarılır. Bu iş için mikrofonlar kullanılır. Kullanılan mikrofonların yalıtılmış olmaları gerekir, çünkü ortamdaki sesler vücuttan gelen sese eklenerek çıktıyı bozar.
Mikrofonla gerilime dönüştürülen ses çok zayıf ve gürültülüdür. Çeşitli filtre ve yükselteç devreleriyle iyileştirilen işaret (sinyal) daha sonra çıktı (ses, görüntü, teşhis sonuçları vs.) olarak sunulmak için örneksel (analog) veya sayısal (dijital) bir sisteme aktarılır. Sayısal verinin işlenmesi daha kolay olduğu için elektronik stetoskoplar genelde sayısal olarak tasarlanır. İyileştirilmiş işaret önce örneksel-sayısal çeviriciyle sayısal değerlere dönüştürülür ve daha sonra da bir işlemci tarafından işlenerek çıktı halini alır. (bakınız Şekil-2)
İşaret çözümlemesinde sayısal işaret işleyicilerden (İng. Digital Signal Processor) yararlanılması çıktının kalitesini artırır. Sayısal işaret işleyici yardımı ile veriler üzerinde filtreleme-yorumlama vs. her türlü işlem kolayca yapılabilmektedir.

Daktilonun İcadı ve Çeşitleri

Eyl 23
2008

Bildiğimiz gibi Daktilo bir klavye aracılığıyla içindeki çubukların mevcut kağıda harfleri basmasıdır. Yerini bilgisayarlara terkeden daktiloların geçmişine bir göz atalım.
İlk yapılışı 1829′da Teroitli William Austin Burt tarafından gerçekleştirildi. Tipograf adı verilen bu makine elden daha yavaş yazıyordu. Bundan sonraki denemeler pek başarılı olamadı. Aradan 40 yıl geçtikten sonra Sholes 1868′de ilk pratik daktiloyu yaptı. Remington’un 1878′de yaptığı daktilo ise bir dikiş makinesinın üzerine yerleştirilmişti. Şaryo dikiş makinesinin pedalına benzeyen bir pedalla döndürülüyordu. Makine ise silik ve büyük harf yazabiliyordu. Bu mahsurlarının yanında büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel oldu. Remington, Royal Smith gibi Amerikan firmaları yanında İtalyan Underwood-Olivetti, Alman Olympia, Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktiloların yapımında görülen çeşitli kusurları yavaş yavaş düzelterek bugün kullanılan daktiloya benzeyen makineler yaptılar.

Sholes’in yaptığı makineyı inceleyen Thomas Edison, elektrikle çalışabileceğini söyleyerek üzerinde çalışmaya başladı. Edison, çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği elektrikli daktilo makinesi yaparak 1872′de patentini aldı.
Çeşitli deneme ve üzerinde yapılan çalışmalardan sonra 1930 yılında seri halde elektrikli makinelerin satışına başlandı. Piyasada tutunması, seri iş yapması bunun üzerinde firmaların çalışmasını sağladı.
Mekanik daktilo
Elektriksiz olup, mekanik olarak çalışırlar. Parmakla kuvvetle tuşa vurulunca, kaldıraç tertibatıyla tuşun bağlı olduğu harf kalkar ve şeride vurur. Şerit de sarılı olan kağıt üzerinde o harfin izini bırakır. Harfler vuruldukça şaryo otomatik olarak ilerler. Yazının düzgün çıkması şeride, vuruşun kuvvetine, tuşlara iyi basılıp basılmamasına bağlıdır.
Elektrikli daktilo
İşleme prensibi mekanik ile aynıdır. Tuşa asıldığında harfin şeride, dolayısıyla kağıda vurma işlemi elektriki olarak gerçekleştirilir. Ancak IBM 1961′de Selectric ismini verdiği modelle harflerin çubukları yerine, harflerin bulunduğu yazı topunu getirdi. Seçilen harfe göre bu yazı topu dönebilerek, kağıt tarafına ilgili harfi getirebilmektedir. Yazı topunun değiştirilmesiyle değişik türde harfleri kullanmak mümkündür. Elektrikli daktiloların (yazıcıların); kaset şeritli ve silicili, çubuklu elektrikli daktilo, küreli elektrikli daktilo, papatya tipi elektrikli daktilo gibi çeşitleri de vardır.

Ortadan Kaybolan İcatlar

Eyl 19
2008

1- Görünmezlik
Yirminci yüzyılda üç büyük buluş gerçekleştirilmiş ve trajik bir biçimde yitirilmişlerdi. Bunların ilki görünmezlik sırrıdır.
Görünmezliğin sırrı, 1909 yılında, Yedinci Edward’ın kraliyet meclisi tarafından, Osmanlı İmparatorluğuna gevşek bağlarla bağlı küçük bir eyaletin hükümdarı olan Sultan Abdülkerim’in sarayına elçi olarak gönderilen Archibald Praeter tarafından keşfedilmişti.
Amatör ama pek hevesli bir biyolog olan Praeter, mutasyonlara yolaçacak bir serum bulabilmek amacıyla farelere çeşitli sıvılar enjekte etmekteydi. 3019′uncu faresini de aşıladığında, hayvancağız ortadan kayboldu. Yaratık hala oradaydı; onu eliyle hissedebiliyor, ama ne bir kılını ne de bir tırnağını görebiliyordu. Fareyi özenle kafesine yerleştirdi ve iki saate kalmadan hayvan sapasağlam durumda yine görünür hale geldi. Praeter deney yapmayı gittikçe artan dozlarla sürdürdü ve bir fareyi yirmidört saat boyunca görünmez hale getirebileceğini keşfetti. Daha yüksek dozlar hayvanı uyuşturuyor ya da hasta ediyordu. Aynı zamanda, görünmez haldeyken öldürülen bir farenin anında görünür hale geldiğini de öğrendi.
Buluşunun taşıdığı önemi kavrayarak, istifasını telgrafla İngiltere’ye bildirdi, hizmetçilerine yol verdi ve dairesine kapanıp kendi üzerinde deneyler yapmaya girişti. Onu sadece birkaç dakikalığına görünmez hale getiren küçük enjeksiyonlarla başlayıp, toleransı farelerinkiyle denk oluncaya dek dozu yavaş yavaş arttırdı; yirmidört saatten daha uzun bir süre görünmez kalmasını sağlayacak doz onu da hasta ediyordu. Ayrıca, vücudunun heryeri, hatta ağzını kapalı tuttuğu zaman diş dolguları bile gözden kayboldukları halde, çıplaklığın elzem olduğunu da anlamıştı; giysileri onunla birlikte yoklara karışmıyorlardı.
Praeter dürüst ve iyi niyetli bir adamdı, dolayısıyla suç işlemek aklının ucundan bile geçmedi. İngiltere’ye dönmeye ve buluşunu casusluk veya savaşta kullanılmak üzere Majestelerinin hükümetine sunmaya karar verdi.
Ama önce kendine ufak bir kaçamak hakkını tanımak istedi. Sarayına atandığı Sultanın çok sıkı korunan haremini merak etmişti hep. Şöyle yakından niçin bir göz atmasındı ki? Dahası, buluşu hakkında birşeyler -beynini sürekli olarak kurcalayan ama bir türlü tanımlayamadığı bir kuşku- onu huzursuz edip duruyordu. İşin içinde bir bit yeniği vardı ama… Zihninde bu noktadan öteye bir türlü geçemiyordu. Onu son bir deneyin daha beklemekte olduğu kesindi. Çırılçıplak soyundu ve kendini en uzun süre için görünmez hale getirdi. Pürsilah haremağalarının yanından geçip içeri dalmak işten bile olmamıştı. Bütün bir öğleden sonrasını, günlerini kendilerini daha da güzelleştirmekle, banyo yapmakla, vücutlarını kokulu yağ ve parfümlerle ovmakla geçiren elli küsur dünya güzelini seyretmeye ayırdı.
İçlerinden biri, bir Çerkez kızı, özellikle ilgisini çekmişti. Her erkeğin de hemen akıl edeceği gibi, eğer geceyi orada geçirmeyi göze alırsa -öbür gün öğle vaktine dek görünmez kalacağına göre tamamen güvenlikteydi-hangi odada uyuduğunu öğreninceye dek kızı gözden kaybetmez ve ışıklar söndükten sonra yanına sızıverirdi; nasıl olsa kız Sultanın onu ziyaret ederek onurlandırmakta olduğunu sanacaktı.
Kızdan gözünü ayırmadı ve girdiği odayı mimledi. Perdeli kapının önünde, diğer yatak odalarının önlerinde de olduğu üzere, silahlı bir haremağası yerini almıştı. Kızın uyuduğundan emin oluncaya dek bekledi ve sonra, perdenin kımıldadığını farketmemesi için, haremağasının öte yana baktığı bir anı fırsat bilerek içeri sızdı. Koridorun aydınlatması oldukça loştu, içerisi ise zifir karanlıktı. Ama çevresini dikkatle yoklayarak ilerledi ve yatağı bulmakta gecikmedi. Elini özenle uzatarak uyumakta olan kadına dokundu. Aniden bir kadın çığlığı yükseliverdi. (Praeter’in habersiz olduğu nokta şuydu ki, Sultan geceleri hareme hiçbir zaman gelmez, ama eşlerinden bazen bir, bazen ise birkaçını yanına getirtirdi.) Dışarıdaki haremağası anında içeri dalmış ve onu kolundan yakalayıvermişti. Görünmezlik hakkında zihnini meşgul edip duran endişenin ne olduğunu sonunda anlayabilmek kafasından geçen son düşüncesi oldu: Görünmezlik, zifiri karanlıkta tamamen yararsız
2- YARALANMAZLIK
İkinci yitik büyük keşif, yaralanmazlığın sırrıydı. Birleşik Devletler Donanmasında bir radar subayı olan Paul Hickendorf tarafından, 1952 yılında keşfedilmişti. Aygıt elektronikti ve rahatlıkla cepte taşınabilen küçük bir kutudan ibaretti; kutunun üzerinde yeralan bir düğme çevrildiğinde aygıtı taşıyan kişi, Hickendorf’un mükemmel matematiğiyle ölçebildiği kadarıyla, sonsuz dayanıklıktaki bir güç alanıyla çevreleniyordu. Üstelik, ısının her derecesi ve radyasyonun her miktarı da bu güç alanına vız geliyorlardı.
Teğmen Hickendorf, böyle bir alanla çevrelenmiş bir adamın -veya kadının veya çocuğun veya köpeğin- hemen dibinde patlayacak bir hidrojen bombasına bile dayanabileceğine ve en ufak bir yara dahi almayacağına inanmıştı. O vakitler henüz hiç hidrojen bombası patlamamıştı ama teğmen, aygıtını tamamladığı sırada, Pasifik Okyanusu’ndaki Eniwetok adlı atole doğru yolalmakta olan bir kruvazörde görevliydi ve ilk kez bir hidrojen bombası denemesinde yardımcı olmak üzere o bölgede bulundukları fısıltısı mürettebat arasında yayılmıştı.
Teğmen Hickendorf ortadan kaybolmaya karar verdi. Hedef adada saklanarak bomba patlatıldığında orada bulunmak, sonra hiç zarar görmemiş halde ortaya çıkıp keşfinin işe yaradığını, tüm zamanların en güçlü silâhına karşı bile rahatlıkla kullanılabileceğini, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde cümle aleme kanıtlamak niyetindeydi. Gerçi biraz zor olmuştu ama adada saklanmayı başardı ve geri sayım boyunca yavaş yavaş emekleyerek, patladığı esnada H bombasının sadece birkaç metre yakınına dek yaklaşabildi.
Hesapları tastamam doğru çıkmışlardı ve vücudunda en ufak bir yara, ya da bere, ya da çizik, ya da yanık dahi oluşmamıştı.
Ama Teğmen Hickendorf’un atladığı tek olasılık, tek şey gerçekleşti. Yerçekiminden kurtulma hızından çok daha büyük bir süratle dünyanın yüzeyinden savrulmuştu.
Yörüngeye bile değil, ama dosdoğru dışarıya. Kırkdokuz gün sonra, vücudu hala sapasağlam durumda, ama güç alanı ne yazık ki ona birkaç saat yetecek kadar hava taşıyabildiği için çoktan kaskatı ölmüş olarak güneşe düştü ve böylece bu büyük buluşu da, en azından yirminci yüzyılın kalan kısmı boyunca, insanlık açısından yitirilmiş oldu.
3- ÖLÜMSÜZLÜK
Yirminci yüzyılda bulunan ve yitirilen üçüncü büyük buluş ise ölümsüzlük sırrıydı. Ivan Ivanovitch Smetakovsky adlı Moskovalı silik bir kimyager tarafından 1978 yılında bulunmuştu. Smetakovsky, iki nedenden dolayı ödü koptuğu için, bu keşfini nasıl gerçekleştirdiğine ya da denemezden önce bile işe yarayacağını nasıl olupta bilebildiğine dair hiçbir kayıt bırakmamıştı.
Buluşunu dünyaya açıklamaktan çekiniyordu ve eğer kendi hükümetine de bir kez iletirse, sırrının kaçınılmaz olarak Demirperdeden sızacağına ve kaosa neden olacağına emindi. SSCB her durumun üstesinden gelebilirdi, ama daha barbar ve daha az disiplinli ülkelerde ölümsüzlük ilacının kaçınılmaz sonucunun ergeç komünist ülkelere topyekun saldırıya yolaçacak bir nüfus patlaması olacağı su götürmez bir gerçekti. Ve ilacı kendisine de uygulamak istemiyordu, çünkü ölümsüzlüğü arzuladığından pek emin değildi. İşlerin SSCB’de olduğu kadarıyla bile -ki dışarda nasıl olduklarını düşünmek bile gereksizdi- bu hayat sonsuza dek ve hatta süresiz yaşanmaya değer miydi? Bu konuda karar verinceye dek, şimdilik, sırrını ne kendi kullanmak ne de başkalarına vermek şeklinde bir orta yol buldu.
Bu arada, ilacın imal ettiği tek dozunu da sürekli yanında taşıyordu. Küçücük, çözünmez bir kapsüle sığacak kadar az bir miktardı ve ağzında taşıyabiliyordu. Onu kaplama dişlerinden birinin kenarına iliştirmişti ki kaplamayla yanağı arasında güvenlice dursun ve farkında olmaksızın yutmak tehlikesinden korunabilsin. Ama eğer öyle karar verirse, canı istediği zaman parmağını ağzının içine sokup kapsülü tırnağıyla ezer ve ölümsüz oluverirdi.
Birgün zatürree nedeniyle yatağa düşüp bir Moskova hastanesine götürüldüğünde, yanlışlıkla onun uyuduğunu sanan bir doktorla hemşire arasında geçen konuşmaya kulak kabartıp, birkaç saat içinde ölümünün beklendiğini öğrendi ve kararını verdi.Ölümsüzlük beraberinde her ne getirecek olursa olsun, ölüm korkusu ölümsüzlük korkusuna üstün geldi ve böylece, doktorla hemşire odayı terkeder etmez, kapsülü ezerek içindekileri yuttu. Ölümü pek yakın sayıldığına göre, ilacının hayatını kurtarmaya yetecek süreyi bulabileceğini ümit ediyordu. Aslında buldu da, ama ilaç etkisini göstermeye başladığında o çoktan yarıkomaya ve deliriuma girmişti bile.
Üç yıl sonra, 1981′de, hala yarıkoma ve deliriumdaydı ve Rus doktorları sonunda tanısını koymuşlar ve bu vaka üzerinde kafa patlatmayı bırakmıştılar.
Smetakovsky’nin bir çeşit ölümsüzlük ilacı -ayrıştırıp incelemeyi olanaksız buldukları bir tanesini- aldığı aşikârdı ve bu onu ölmekten alıkoyuyordu ve sonsuza dek olmasa bile, süresiz böyle yapacağından kuşku yoktu.
Ama kör talihe bakın ki, ilaç vücudundaki pnömokokları, işin başında zatürreye yolaçan bakterileri de (diplococci pneumoniade) ölümsüzleştirmişti ve bunu sonuna dek sürdürecekti. Böylece doktorlar, gerçekçi insanlar olduklarından ve bitip tükenmek bilmeyen bir yoğun bakım meşakkatini de üstlenmek istemediklerinden, onu gömüverdiler.

Trafik Işıklarının İcadı ve Tarihi

Eyl 17
2008

Trafik kazalarını büyük ölçüde engelleyen trafik ışıklarının mucidi kim merak ediyor musunuz ?

Kırmızı ve yeşil ışıklı trafik lambası ilk kez 1868 yılında, Londra’da kullanıldı. Henüz motorlu araçların icat edilmediği o tarihte, at arabalarının yoğun olduğu bazı caddelerde, gaz lambası ile trafiğin düzenlenmesine çalışılmıştı. Daha sonraları, 1920′de ABD’nin Detroit Kenti’nde demiryolu sinyalizasyon sisteminden esinlenen bir trafik lambası kullanıldı.

Günümüzde kullanılan trafik lambasının patenti ise ABD’li Garrett Augustus Morgan’a aittir. Morgan, buluşunun patentini 23 Kasım 1923 tarihinde Cleveland’de aldı ve buluşunu bir süre sonra General Electric’e sattı.

Yalan Makinası Çalışma Prensibi

Eyl 14
2008

Televizyonlarda gazetelerde çok fazla görmüşsünüzdür. Hatta programı bile vardı. Peki yalan makinası çalışma prensibi nedir neler baz alınır.

‘Polygraph’ denilen bir alet ile sanığa 4-6 adet sensör bağlanır. Bu sensörlerden gelen çeşitli sinyaller, dönmekte olan bir kağıdın üzerine grafik olarak kaydedilir. Bu sensörlerle sanığın,

o Nefes alış hızı.
o Nabzı.
o Kan basıncı (tansiyonu).
o Terleme miktarı.

kayda alınır. Bazı yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri de kaydedilir.

Yalan makinesi testi başladığında, sanığa önce 3 veya 4 basit soru sorulur. Bu şekilde sanığın verdiği sinyallerin düzeni öğrenilir. Daha sonra gerçek sorular sorulmaya başlanılır ve sinyaller kayda alınmaya devam edilir.

Test süresince ve sonrasında bir uzman grafikleri sürekli kontrol altında tutarak, hangi sorularda sinyallerin değiştiğini tespit eder. Kalp atışının hızının artması, tansiyonun yükselmesi ve terleme genellikle yalan söylemenin belirtileridir. İyi eğitilmiş bir uzman grafiklere bakınca nerede yalan söylendiğini derhal anlayabilir.

Her şeye rağmen, insanların soruları yorumlamaları ve tepkileri farklı olduğundan, yalan söylerken farklı davranabildiklerinden, bu test mükemmele ulaşmış değildir, bazen yanıltıcı olabilir ve kesin delil kabul edilmez.

Feza Gürsey Hakkında Eserleri ve Ödülleri

Eyl 12
2008

Ünlü Türk Bilim Adamı Feza Gürsey Yaşamı,Sahip olduğu Ödüller ve Eserleri sizin için paylaşıyoruz.Kendisi Adına Altınpark/Ankara ‘da bulunan Feza Gürsey Bilim Merkezi öğrencilerimiz tarafından sıkça ziyaret edilmektedir.

Feza Gürsey Nisan 1921’de Istanbul’da dogdu. Babasi askeri doktor Ahmet Resit Gürsey, annesi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin öncü bilim kadinlarindan kimyager Remziye Hisar’dir. Anne-babasinin çocuklarinin egitimi üzerine titizlikle egilmesi ve küçük yasta Istanbul aydin çevresinin içinde yer almak onun çok yönlü ve sanata düskün kisiligininin olusmasini sagladi.

Feza Gürsey Galatasaray Lisesi’ndeki egitimini 1940 yilinda tamamladi. 1944 yilinda da Istanbul Fen Fakültesi Matematik–Fizik Dali’ndan mezun oldu. Istanbul Üniversitesi’ndeki fizik asistanligi sirasinda M.E.B. tarafindan yapilan sinavi kazanarak Ingiltere’de Imperial College’de doktora yapma imkanini elde etti. Kuaterniyonlarin alan teorisine uygulanmalari konusunda yaptigi ve 1950′de tamamladigi çalismasi, bilim dünyasinda uyandirdigi yankilarin yanisira, onun için de yasam boyu sürecek bir arastirma ilgisinin odak noktasi oldu.

Feza Gürsey 1950-51 yillari arasinda Cambridge Üniversitesi’nde doktora sonrasi çalismalar yaptiktan sonra 1951′de Istanbul Üniversitesi’ne fizik asistani olarak tayin edildi. 1952′de kendisiyle birlikte fizik asistanligi yapmakta olan Suha Pamir ile evlendi.

1953′de Istanbul Üniversitesi’nden doçent ünvanini aldi. 1954-61 yillari arasinda süre ögretim üyeligi boyunca Türk bilim tarihinin ilk ve son Teorik Fizik Kürsüsü’nün temelini olusturan iki ögretim üyesinden biri olarak kürsünün gelecegini hazirlamisti. Bu arada 1957-61 yillari arasinda Brookhaven Ulusal Laboratuvari’nda, Princeton Üniversitesi’nde Ileri Arastirma Enstitüsü’nde ve Columbia Üniversitesi’nde arastirmalar yapmis olan Feza Gürsey’in bu dönemi onun bilimsel açidan en verimli dönemlerinden biri olmus, bu sirada ona hayatinin sonuna kadar hayranlik duyan ve onu destekleyen Nobel Fizik Ödülü sahibi Wolfgang Pauli ile, atom bombasinin babasi olarak bilinen J.R. Oppenheimer ile, yine Nobel Ödüllü fizikçiler olan E. Wigner, T.D. Lee ve C.N. Yang ile tanismis, onlarla dostluklar kurmustu.

Feza Gürsey, 1961′de sagladigi uluslararasi üne ve önünde açilan yurtdisi prestijli is olanaklarina ragmen yurda döndü ve ODTÜ’nün sundugu profesörlük ünvanini kabul ederek ODTÜ ‘Teorik Fizik Bölümü’nün kurulmasinda önemli bir rol üstlendi.

1960′li yillarda Kiral Bakisim Kurali’ni ortaya koyarak uzay-zaman bakisimi çalismalarinin genisletilmesine ön ayak olan Gürsey, kuantum renk dinamigi kurami çevçevesinde çalismalara imza atmistir.

1974 yilina kadar ODTÜ’de ögretim üyeligi görevine devam eden Feza Gürsey, sayisiz ögrenci yetistirdi ve etkin bir arastirma grubu kurdu. 1974′de Yale Üniversitesi’nde kürsü baskanligina getirildi. Feza Gürsey, 1992 yilinda A.B.D.’nin New Haven kentinde ölmüstür.

Eserleri
Itzhak Bars; Alan Chodos; Chia-Hsiung Tze; Feza Gürsey, Symmetries in particle physics, New York 1984, ISBN 0306418010

Ödülleri
1969 Tübitak Bilim Ödülü
1977 S. Glashow ile birlikte J.R. Oppenheimer Ödülü ; R. Griffiths ile Doga Bilimlerinde A. Cressey Morrison Ödülü
1979 Einstein Madalyasi
1981 College de France’da konuk profesör ve College de France Madalyasi
1984 Italya Cumhuriyeti’nce verilen Commendatore unvani
1986 Roma’da Konuk Profesörlük ödülü

Geçmişten Günümüze İletişim Araçları

Eyl 11
2008

İnsanlar sürekli iletişim halinde olduklarından dolayı dünden bügüne kadar belirli iletişim araçları kullanmışlardır.

Bu araçlardan bazıları :

” M.Ö 3000 civarında Mısırda HİYOROGLİF adı verilen yazı sistemi bulundu. Bu yazılar insan hayvan ve eşya şekillerinden ve bazı sembollerden oluşmaktaydı
” M.Ö 1300 Civarında Mezopotamyada ( Bugünkü Suriye ve Irak toprakları) ilk alfabenin kullanıldığı bilinmektedir
” M.S 1045 Mısırlılar tarafından bulunan papirus adlı kağıdı geliştiren çinde ilk kez Pi CHENG adlı mucid matbaa harflerini icad etmiş ve kitap basmıştır. Daha sonraları 1645Avrupada Guttenberg adlı mucit matbaa makinasını icad etmiştir.
” 1820 yılında Danimarkalı OERSTED adındaki bilim adamının elektromanyetik akımı keşfetmesiyle günümüzde kullanılan modern iletişim araçlarının temel çalışma prensipleri doğmuştur
” 1826 da günümüzde en yaygın iletişim araçlarından biri olan Fotoğrafı Fransız NIEPCE tarafından bulmuştur.
” 1936 da İngiliz Cooke ve arkadaşı elektrikli telegrafı icad ettiler.
” 1843 de Amerikalı li bilim adamı kendi adı olan ve (.) ve (-) lerden oluşan MORS alfabesini icad etmiştir. Böylece Fransızcada Uzaktan yazma denilen Tele-Graph : Telgraf aleti herkes tarafından kolay kullanılır hale gelmiştir.
” 1867 yılında Amerikalı politikacı ve mucit SHOLES ilk daktilo makinasını icad etmiştir. Bu makina yazıyla iletişimde devrim yaratmıştır.
” 1876 Yılında Amerikada sağırlar okulunda öğretmenlik yapmakta olan ve bu arada ses üzerine araştırmalar yapan İskoçya asıllı araştırıcı A.Graham BELL elektrik telleri üzerinden ilk insan sesini iletmeyi başarmış ve bu aletin adına Tele-Phone : Telefon yani uzaktan konuşma adını vermiştir. BELL ile yardımcısı Watson arasında 10Mart 1876 da odadan odaya gerçekleşen bu buluş modern iletişimin başlangıcı sayılmaktadır.
” 1877 yılında Amerikalı araştırmacı EDİSON FonoGraf denilen ve ses kaydetmeye yarayan ilk aleti icad etmiştir. İlk kez köpeğinin sesini kaydettiği bu cihaz günümüzde kasetçalarların ve CD çalarların temelini yaratan buluş olmuştur.
” 1894 de Fransız LIMUERE kardeşler İlk sinama makinasını icad etmişlerdir. Böylece görüntünün kayıt edilmesi, saklanması ve yeniden gösterilmesi imkanlı hale gelmiştir. Bu buluş iletişimde devrim sayılmaktadır.
” 1896 yılında İtalyan MARCONİ ilk mors alfabesiyle yaptığı Radyo yayınını başarmıştır. ( daha sonra 1901 de ilk okyanus aşırı radyo yayını yapılmıştır . 1907 Yılında ise kanadalı FESSENDEN adındaki bilim adamı insan sesiyle ilk radyo yayınını yapmıştır.)
” 1922 yılında KORN adlı Alman bilim adamı elektrik tellerinden fotograf gönderebilen ilk fax makinasını icad etmiştir.
” 1926 yılında Logie BAİRD adındaki iskoçyalı bilim adamı insan yüzünün görüntüsünü radyo dalgalarıyla çok uzaklara gönderebilen ve Tele-Vision: Televizyon denen ve uzaktan görme anlamına gelen aleti icad etmiştir.
” 1936 yılında İngilterede İlk kez siyah beyaz TV yayınları BBC tarafından başlatılmıştır.
” 1938 yılında CARLSON adındaki Amerikalı bilim adamı PhotoCopy :Fotokopi cihazını icad etmiştir.
” 1946 yılında Amerikalı J.ECKERT ve arkadaşı MAUCHLY adlı bilim adamları askeri amaçlı hesaplar yapmak için dünyanın ilk bilgisayarını icad etmişlerdir. ENİAC adını verdikleri bu bilgisayar 30 ton ağırlığında ve 4 apartman dairesi büyüklüğünde olup içinde 18 000 elektronik tüp (Lamba) bulunmaktaydı. Bu alet günümüzde kullanılan modern bilgisayarların babası sayılmaktadır.
” 1962 yılında Amerikalılar dünyanın ilk iletişim uydusu olan TELSTAR’ı uzaya fırlatmışlardır. Bu uyduyla kıtalar arası Telefon konuşmaları Telefax Telex haberleşmeleri ve TV -Radyo yayınları yapılması olanaklı hale gelmeiştir
” 1970 li yıllarda Amerikada üniversiteler arası bilgi iletişiminde kullanılmak üzere ARPA denilen yeni bir iletişim sistemi gerçekleştirilmiştir. Bu sistemle ayrı şehirlerdeki bilgisayarların birbirlerine bağlanabilmeleri mümkün olmuştur. 1974 de bu iletişime standart getirilmiş ve adına TCP/IP protokolu denmiştir. Ayni yıllarda Amerikada IBM şirketi bilgi depolamada ve bunun farklı makinalarda kullanılmasını sağlayan ve Floppy denilen disketleri acad etmiştir.
” 1981 Amerikada IBM şirketi İlk kişisel bilgisayar denilen ve bugün iletişimde devrim sayılan ve PC adını verdiği bilgisayarı üretmeye beşladı
” 1982 de Hollandalı PHİLİPS ve Japon SONY şirketleri Compact Disk ( CD ) denilen aleti üretmişlerdir Bu cihazlar çok düşük seviyeli LAZER ile çalışmaktadırlar
” 1983 de Amerikalı MikroSoft firması günümüzdede hala kullanılmakta olan ve iletişimde çığır açan Windows adını verdiği yazılım sistemini icad etmiştir.
” 1985 yılında amerikada kullanılmakta olan ARPA iletişim sisteminin adı INTERNET adıyla değiştirilmiştir. İnternet bilgi otobanı anlamına gelmektedir.
” 1990 yılında yaşadığımız çağa adını veren ve iletişimde bu gün son nokta olan WWW yani world Wide Web icad edilmiştir.

” 1986 ABD National Instruments firması LabVIEW adı altında GUI tabanlı bir endüstri yazılımı yaratıldı